Vuslat, Hasret ve Sükûnet

Vuslat, Hasret ve Sükûnet


​Özlem, ham bir enerjidir.
​Tıpkı bir nehrin yatağına sığmayıp taşması gibi, içimizde biriken o yoğun, yakıcı, bedensel duygu da bir yöne akmak zorundadır. O, bir düşünceden ibaret kalmaz; omuzlarımıza çöken bir ağırlık, ensemizde bir gerginlik ve bütün vücudun uyuşması olarak kendini var eder.
​Peki, bu kadar çiğ bir enerji, bu kadar güçlü bir his, hep aynı yakıcılıkla kalabilir mi? Hayır.
​Doğası gereği dönüşmek zorundadır. İçimizdeki o ateş, mutlaka bir kadere evrilir. Bu kader, bazen o ateşin coşkun bir suyla buluştuğu Vuslat (Kavuşma) olur. Bazen ateşin hiç sönmeyen, kabullenilmiş bir kora dönüştüğü Hasret (Derin Özlem) olur. Bazen de o ateşin yavaşça küllendiği ve yerini dingin bir kabule bıraktığı Sükûnet (Erme/Durulma) olur.
​Özlem, bizi bu üç limandan birine mutlaka ulaştırır.
​O halde şimdi bakalım: O ilk sızıya, o bizi esir alan ham duyguya, bu üç yoldan birine girdiğinde tam olarak ne olur? Omuzumuzdaki ağırlık nasıl bir şekil alır?

​1. Vuslat: Coşkun Deniz
​Vuslat, bekleyişin bittiği yerdir. Özlemin neden olduğu o fiziksel acının ilacıdır.
​Hatırlar mısın, omuzlarından sırtına yayılan o inatçı ağrıyı? Vuslat anında, omuzlarından tonlarca yük kalkmış gibi hissedersin. O ağrı, sihirli bir dokunuşla eriyip gider. Ensendeki o gerginlik, kavuşmanın sıcaklığıyla çözülür, yerini bir gevşemeye bırakır.
​Tüylerini diken diken eden o soğuk ürperti mi? Artık yoktur. Vuslat, o buz kesen ellere kanın yeniden hücum etmesidir; bedenin baştan ayağa o kavuşma anının sıcaklığıyla dolmasıdır. Özlerken eksik kalan nefesin, ciğerlerine bir bayram havası gibi dolmasıdır.
​Vuslat, bedenin “tamamlandım” deme halidir. O eksik parçanın yerine oturduğu, kalbin ritminin yeniden huzur bulduğu o coşkun andır. Özlem bir susuzluksa, vuslat okyanusu kana kana içmektir.

​2. Hasret: Kutsal Sızı
​Bazen vuslat mümkün değildir. Mesafeler, zaman ya da hayat, o kavuşmaya izin vermez. İşte o zaman özlem, yakıcı bir alev olmaktan çıkar, hiç sönmeyen bir hasret koruna dönüşür.
​Hasret, özlemin daha rafine, daha derin ve daha kalıcı halidir. Bedendeki o ilk şoku, o ani ağrıyı artık hissetmezsin. O ağrı artık “inatçı” değildir, çünkü o artık senin bir parçan olmuştur. O, kabullendiğin “müzmin bir sızı”dır.
​Omuzlarındaki ağırlık gitmez ama artık onu taşımayı öğrenirsin. O ağırlık senin duruşun, karakterin olur. Hasret, o soğuk ürpertiyle yaşamayı bilmektir; o his geldiğinde artık korkmazsın, sadece “yine hatırladım” dersin.
​Hasret, yokluğun bir uyuşukluğa değil, bir bilince dönüşmesidir. O kor, tam kalbinin ortasında yanar. Dışarıdan görünmez ama sen onun sıcaklığını (ve bazen acısını) hep bilirsin. O, sevginin ne kadar derin olduğunun sessiz bir kanıtı, içindeki o insana ayırdığın kutsal bir mekan olur.

​3. Sükûnet: Liman ve Kabuk Bağlayan Yara
​Bazen de o yakıcı ateş, zamanla küllenir. Ne coşkun bir nehir gibi denize akar ne de içten içe bir kor gibi yanmaya devam eder. O, yavaşça diner ve yerini Sükûnet’e bırakır.
​Sükûnet, özlemin bilince ve şükrana dönüştüğü yerdir.
​Bedendeki o ağrıyı hatırlarsın, ama artık hissetmezsin. O, iyileşmiş bir yaranın izi gibidir. Dokunduğunda canını yakmaz, sana sadece bir hikaye anlatır. Omuzlarındaki ağırlık artık bir yük değil, bir tecrübedir.
​O soğuk ürperti mi? Artık seni ürpertmez. Aksine, o anıyı hatırladığında içini hafif bir tebessüm kaplar. Artık yokluğu değil, o şeyin bir zamanlar “var olmuş” olmasını kutlarsın.
​Sükûnet, o fırtınalı denizin durulmasıdır. Özlem artık kanını çekmez, kalbini sıkıştırmaz. Artık o kişiyi ya da zamanı değil, onun sende bıraktığı o güzel izi seversin.
​Ve o iz, dediğim gibi, artık can yakmaz; sadece yol gösterir.

​Hangi yola varmış olursak olalım; ister Vuslat’ın coşkusunda, ister Hasret’in derinliğinde, ister Sükûnet’in bilgeliğinde olalım… Özlem, bizi mutlaka dönüştürür. O ham acıyı alır ve onu ruhumuzun en değerli derslerinden birine çevirir.

1 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir