Bazı ilişkiler bitmez, sadece durur.
Gitmekle kalmak arasında, ne tam bir veda ne de tam bir başlangıç olamayan o ince çizgide asılı kalır.
İşte o an, insan “gitmeden kalmak” denen tuhaf hâli öğrenir.Bedeni burada, kalbi orada; sesi susar ama içi hâlâ konuşur.
Kadın kalmanın ağırlığını taşır. Çünkü her gün “belki bugün olur” umuduyla uyanmak, birini sevmekten daha yorucu bir bekleyiştir.
Adamsa gitmemenin boşluğuna düşer; çünkü her adımı geri çevrilmiş bir gitme isteğiyle doludur. Kalır ama var olamaz, gider ama kopamaz.
Aslında bu iki taraflı bir sessizlik oyunudur. Biri duymayı bekler, diğeri söylemeyi unutur.
Arada güven kırıkları, yarım kalmış cümleler, yanlış anlaşılmış dokunuşlar birikir.
Ve zamanla o birikmiş suskunluk, en gürültülü anılardan bile daha çok yer kaplar.
Kadın:
Gitmedi ama kalmadı da.
Kapıdan çıkmadı, ama yanında da değildi.
Sanki nefesi burada, aklı başka yerdeydi.
Bir gün anladı; en sessiz ayrılıklar, hiçbir şey söylenmeyen o günlerde yaşanıyor.
Kalmayı seçti. Çünkü sevmenin bazen beklemek, bazen sabretmek olduğunu sandı.
Ama meğer “kalmak” dediğin, birini tutmak değil, kendini kaybetmemekmiş.
Adam:
Gitmek istedi ama gidecek kadar emin olamadı.
Kalmak istedi ama kalınca ne olacağını bilmiyordu.
Aralarında söylenmemiş bin kelime vardı.
Ve adam, o kelimelerin altında sessizce kaldı.
Bir kadın vardı; dokunsa kırılır, bıraksa dağılır sandı.
O yüzden hiçbirini yapmadı.
Ve işte orada, tam o aralıkta, kaybetti onu.
Sonunda ikisi de büyür.
Kadın, sevilmek kadar sınır koymanın da bir sevgi biçimi olduğunu öğrenir.
Adam, sessiz kalmanın korumak değil, uzaklaştırmak olduğunu anlar.
İkisi de kendi payına düşen dersi alır:
Sevgi, kalmayı becerenlerin işidir.
Belki başka bir hayatta, ikisi de “gitmeden kalmayı” değil, “kalarak sevmeyi” öğrenir.
Çünkü gerçek bağ, iki yarımın birbirine tutunmasında değil, iki tamın yan yana durabilmesindedir.
Ve işte o zaman, kalmak artık bir mecburiyet değil, bir seçim olur.


