Bir yol var önümde.
Ne kadar yürürsem yürüyeyim, her defasında başka bir ayrım çıkıyor karşıma.
Biri dağlara uzanıyor, biri sisin içine saklanıyor, biri de nereye gittiği belli olmayan bir boşluğa açılıyor.
Hiçbiri tanıdık değil.
Adım atsam içim titriyor, geri dönsem midemde bir sıkışma.
Sanki hangi yöne baksam, orada bir parçam kalacakmış gibi.
Duruyorum.
Rüzgâr saçlarımı savururken toprağın kokusu ağır ağır yükseliyor.
Kalbim atıyor ama ellerim soğuk.
Bir yanım diyor ki, “geri dön, bildiğin yer daha güvenliydi.”
Ama diğer yanım, fısıltı kadar zayıf bir sesle soruyor: “Ya orası artık sana ait değilse?”
Gitmeye cesaret edemedim, geri dönmeye de.
Her şey ya erken ya da geç kalmış gibiydi.
Yollar çağırıyor ama ayaklarım susuyor.
İçimde bir uğultu var; hem korku, hem özlem, hem bilinmezliğin soğuk nefesi.
Bir adım atamıyorum ama kalamıyorum da.
Ve belki de tam bu yüzden, en çok burada bu kıyıda kendimle karşılaşıyorum.
Belki bazı yollar, yürümek için değil, insanın içindeki ağırlığı fark etmesi için çıkar karşısına.
Belki de gidememek, bazen en gerçek yüzleşmedir.
Artık anlıyorum; bu sonsuz kavşak bir durak değil, yolun ta kendisi.
Onu ve getirdiklerini hayatıma dahil ediyorum.
Bu kıyıda beklemeye, sisin içindeki belirsizliğe henüz alışamadım.
Hâlâ ellerim soğuk, hâlâ içim titriyor.
Ama biliyorum; zamanla bu çaresiz duruş, sadece bir “nefes alma” anına dönüşecek.
Ve bir gün, bu kavşaklarda korkaklık değil, bilgelik olacak yanımdaki.
Ve sen, bu satırları okurken…
Belki kendi yolunun kıyısındasın şu an.
Gitmekle kalmak arasında, bir nefes kadar mesafe var.
Bazen o nefes, tüm kaderi değiştirir.


