Bazen hayat, güneşin denize dokunduğu o an gibi geliyor bana.
Yakıyor, serinletiyor, ışıldatıyor… ama hiçbirinde tam bir son yok.
Her şey bir dönüş, her şey bir akış.
Ben de böyle öğreniyorum hayata dokunmayı bazen yanarak, bazen sabırla, bazen sadece izleyerek.
Eskiden hissetmekten korkardım.
Duyguların beni zayıf kılacağını, derine dalarsam batacağımı sanırdım.
Ama zamanla fark ettim ki, batmak da bir tür yüzmekmiş.
Dibe vardığında kendini tüm çıplaklığıyla görüyorsun.
Orada kimse yok, sadece sen varsın.
Ve o “sen”, artık susturulmak istemiyor.
Varlığını kabul ettirmek, hissetmek, yaşamak istiyor.
Kalbim uzun süre tutmaya çalıştı; insanları, anıları, hisleri…
Ama deniz dalgayı tutmaz.
Ben de tutmayı bırakmayı öğrendim.
Olanı olduğu gibi yaşamayı, geçenleri teşekkürle uğurlamayı öğrendim.
Bu süreç beni hem kırdı hem güçlendirdi;
her deneyim, her duygu biraz daha beni ben yaptı.
“Güneş denize dokunur gibi, kalbim de hayata dokunmayı öğreniyor.”
“Hayatın dalgasına kalbimi bıraktım; her dokunuşta biraz daha var oluyorum…”
Artık hiçbir duygumu küçümsemiyorum.
Sevinç, sızı, özlem ya da boşluk… hepsi bir arada ve hepsi aynı değerde.
Onları bastırmak yerine onlarla barışıyorum.
Çünkü bu kalbi bastırmak için değil, yaşatmak için taşıyorum.
Güneş batarken bile içimde bir doğuş hissediyorum.
Kendimi yeniden bulmanın, affetmenin, sevmenin ve kabullenmenin sabrını taşıyorum.
Her sabah, o ilk ışık vurduğunda, hayata dokunmayı gerçekten öğrendiğimi hatırlıyorum nazikçe, korkusuzca, tam kalbimden.
Ben Ceyda Özgül.
Kalbimle, ışığımla, kırıklarımla, yeniden doğuşlarımla…
Kendimi hayata dokunarak var ediyorum.
Ve artık biliyorum:
Her dalga beni biraz daha kendime getiriyor.
Her batış, içimde yeni bir doğuş başlatıyor.
Güneş denize dokunur gibi, ben de hayata dokunuyorum…



