Özlem, zihinden önce bedene düşen bir histir.
O, bir düşünceden ibaret değil, tüm vücudu esir alan somut bir ağırlıktır.
Bazen omuzlardan başlayıp sırta yayılan, ne yapsan geçmeyen inatçı bir ağrı olarak tanışırsın onunla.
Bazen ansızın gelen, tüylerini diken diken eden o soğuk ürperti, “burada değil” diyen gerçeğin ta kendisidir.
Enseye yerleşen o gerginlik, vücudun kavuşma arzusuna karşı verdiği bir tepkidir sanki.
Özlem, yokluğun bedende bir uyuşukluğa dönüşmesidir.
Kanın çekilir gibi olur, ellerin buz keser ama için o kişinin hasretiyle yanar.
O, sevginin ve bağın ne kadar derin olduğunu kanıtlayan, ama bunu yaparken canını yakan bir fısıltıdır.
Kısacası özlem, kalbin “eksik” olan parçasını bedenin her bir hücresinde hissetme halidir.
Peki, bedeni böylesine esir alan, hücrelere kadar sızan bu ham duygu hep aynı yakıcılıkla kalır mı?
Sırtımızdaki bu ağrı, ensemizdeki bu gerginlik ve bizi ürperten bu his, sonsuza dek böyle çiğ mi kalır?
Tabii ki hayır.
Bu kadar yoğun bir enerji, doğası gereği bir yöne akmak zorundadır.
İçimizde yanan bu ateş ya harlanıp bir Hasret koruna dönüşür, ya bir Vuslat anıyla coşkun bir nehre evrilir ya da zamanla küllenip bir Sükûnet limanına sığınır.
Özlem, önce yakar; sonra yavaşça öğretir.
Başta birini ya da bir şeyi ararsın, zamanla aslında kendindeki eksik parçayı aradığını fark edersin.
Onu özlerken, kendi içindeki sevgiyi büyütürsün.
Zamanla o sızı, hatırlamanın zarafetine dönüşür.
Eskisi kadar yakmaz çünkü kabuk bağlar; artık yokluğu değil, var olmuşluğu anımsarsın.
Özlem, böylece bağlılıktan bilince, hasretten şükrana evrilir.
Artık o kişiyi ya da zamanı değil, onun sende bıraktığı izi seversin.
Ve o iz, artık can yakmaz yol gösterir; çünkü her özlemin sonunda insan mutlaka Vuslat, Hasret ve Sükûnet’ten birine varır.”


